Ali Ramiteni hazretleri buyuruyor ki: Salih bir kimse olabilmek için şu on şey gerekir:
1- Temiz olmalı. Temizlik iki kısma ayrılır:
a- Zâhiri temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyaların temiz olmasıdır.
b- Bâtıni temizlik: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allah düşmanlarını sevmemek, dostlarını sevmek gerekir. Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünya sevgisi, mideye de haram lokma koymamalıdır. Bir hadis-i şerifte, (Haram yiyenin duası kabul olmaz) buyuruldu. Kalb temiz olmazsa ibadetlerin lezzeti alınamaz, Allahü teâlâya ait bilgilere yani marifete, kavuşulamaz.
2- Dile sahip olmalı. Dilin uygunsuz sözleri söylemeyip susması, Kur'an-ı kerim okuması, emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunması, dinin emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi gibi. Peygamber efendimiz de, (İnsanlar, dilleri yüzünden Cehenneme atılırlar) buyurdu.
3- Kalabalıklardan uzak durmalı. Bu sebeple göz, haramlara bakmamış olur. Çünkü kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Peygamber efendimiz, (Yabancı kadınlara şehvetle bakanların gözlerine, kıyamette erimiş kızgın kurşun dökülecektir) buyurdu. Erkeklerin yabancı kadınlara, kadınların da yabancı erkeklere şehvetle bakması haramdır.
4- Oruç tutmalı. İnsan oruç tutmak suretiyle meleklere benzemiş ve nefsini ezmiş olur. Bir hadis-i kudside; (Oruç bana aittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevabı nihayetsizdir) buyrulmaktadır. Başka bir hadis-i şerifte de; (Oruç, Cehenneme kalkandır) buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzura kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hasıl etmelidir.
6- Allah’ı çok hatırlamak. Allahü teâlâyı hatırlamak için söylenecek en faziletli söz La ilahe illallah demektir. Bunu söylemeye devam eden, ihlas sahibi olur. İhlas; bütün işlerini Allah rızası için yapmak, dünyaya ait mal ve makamlardan hevesini kesip ahireti istemektir. İhlaslı kimse; "Benim tek gayem Allah’ın rızasıdır" der. Kur'an-ı kerimde de mealen, (Ey iman edenler! Allah’ı çok anın) buyuruldu. (Ahzâb 41) Nefsin hep zararlı olan isteklerinden kurtulmak için devamlı Allahü teâlâyı anmalıdır.
7- Kalbe dikkat etmeli. Kalbe dört çeşit düşünce gelir. Bunlar; Rahmandan, melekten, şeytandan ve nefsten. Rahmandan gelen; gafletten uyandırır, kötü yoldan doğru yola kavuşturur. Melekten gelen; ibadete rağbet ettirir. Şeytandan gelen günahı güzel gösterir. Nefsten gelen ise, dünyanın faydasız şeylerini istetir. Şeytani ve nefsani düşüncelerden kurtulmak gerekir.
8- Allah’ın hükmüne rıza göstermeli. Havf ve reca, yani korku ve ümit arasında yaşamalı. Çünkü imansız öleceğinden korkan, günah işlemez. Ayrıca mümin, Cenneti ümit eder, salihlerle sohbet eder. Salihlerle sohbet, günahlara perde çeker, haramları gözüne kötü gösterir.
9- İyi hasletlerle süslenmeli. Yani Allahü teâlânın ahlakıyla ahlaklanmaktır.
10- Helal lokma yemeli. Allahü teâlâ, (Helal ve temiz olanını yiyin) buyurmaktadır. (Bekara 168) Peygamber efendimiz ise; (İbadet on kısımdır. Dokuzu helali talep etmektir) buyurdu. Biri de bütün ibadetlerdir. Haram yiyen, ibadet etme gücünü kendinde bulamaz. Helal yiyen de, günah işlemez.
***
Bir hadis-i şerif meali:
(Akıllı olan, dua ve ibadet için, nefsini muhasebe için, ayıplarının kendisine haber verilmesi için ve ihtiyaçları için vakit ayırır. Diline sahip olur, zamanını iyi kullanır, işine yönelir ve en sağlam dostuna karşı da ihtiyatlı olur.) [Deylemi]
***
- Müslüman güler yüzlü olmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin kardeşinin yüzüne asık bir çehre ile bakana melekler lanet eder.) [Hatib]
- Harpte değil, sulh zamanında ya olduğumuz gibi görünmeliyiz veya göründüğümüz gibi olmalıyız. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Hakiki Müslümanın özü sözü birdir, işi ile sözü aynıdır, komşusu da şerrinden emindir.) [İbni Lâl]
- Hatamızı söyleyeni iyi karşılamalı, ona teşekkür etmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allah’tan kork diyene, sen önce kendine bak diyeni Allahü teâlâ sevmez.) [Beyheki]
- Müslüman, örnek insan olmalı, zorluk çıkarmamalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Müslüman, kolaylaştırır, müşkülat çıkarmaz.) [Nesai]
- Elden çıkana veya ele geçmeyene üzülmemek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dünyadan nasibine razı olan, nasip olmayana üzülmeyen güzel ahlaklıdır.) [E Nuaym]
- Huzurlu olmak için, dünya nimetleri bizden az olana bakmak ve halimize şükretmek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Zenginlerin yanına girip çıkmayı azaltın. Bu, Allahü teâlânın sizdeki nimetini hakir görmenize sebep olur.) [Hakim]
- Günahları yüzünden yıkılıp viran olmuş bir yere gitmemek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Helake uğramış bir beldeye uğrarsanız, oradan süratle geçin.) [Taberani]
- Muhatabımız kötü biri veya çocuk olsa, eğer hak için çalışıyorsa itiraz etmemeli, onu desteklemelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Küçük, büyük veya hoşuna gitmeyen biri, hakkı müdafaa ediyorsa, sözü haksa kabul et, bâtıl için çalışıyorsa, sözü bâtılsa reddet!) [Deylemi]
- Maddi ve manevi yönden sıkıntısız iken dua etmek, bela gelince dua etmekten üstündür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İyilikler fenalıkları giderir. Rabbini rahatlık ve bollukta iken zikredeni [hatırlayanı], Allahü teâlâ da, bela zamanında kurtarır, korur.) [Ebu Nuaym]
(Allahü teâlâyı o kadar çok zikredin ki size "mecnun" desinler.) [Hakim]
(Yemeği Allahü teâlâyı zikrederek, namaz kılarak eritin.) [Beyheki]
- Ölümü hatırlamak çok iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölümü çok hatırlayın, ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır.) [Deylemi]
(Ölümü çok anmak, insanı dünyadan çeker, günahlardan sıyırır.) [İbni Lal]
- İmrenilecek kimsenin vasfını Peygamber efendimiz şöyle bildiriyor:
(Şu kimseye imrenilir: Malı azdır, çoluk çocuğu namaz kılar, oruç tutar. İbadetini gizlemeye çalışır. Tanıyanı azdır, meşhur değildir, parmakla gösterilmez. Rızkı yetecek kadardır. Buna da sabreder. Hâlini kimse bilmez. Arkasından ağlayanı az, mirası da fazla değildir.) [Taberani]
- Herkese dert açılmaz, herkesten yardım istenmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Din kardeşinde, hayâ, emanet ve sadakat gibi üç hasleti gördüğünde ondan bir şey ricada bulunabilirsin. Bu vasıfları yoksa, bir şey rica etme!) [Deylemi]
- Allah’tan korkup günahlardan kaçmalı, ibadetleri yapmaya çalışmalıdır! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allah’a inanan kurtulur; Onu tanıyan ittika eder [Allah’tan korkar]; ittika eden, emin olur. Onu seven haya eder; verdiği rızka razı olanın gözü tok olur; tevekkül edene de kâfi gelir.) [Ramuz]
- Hizmet etmek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Seferde bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir. Şehitlik hariç, hizmet etme sevabına hiçbir şey ulaşamaz.) [Hakim]
(Müslümanın işini gören, hac ve umre yapmış gibi sevaba kavuşur.) [Hatib]
- İnsanlarda bulunan iyi ve kötü vasıflar çoktur. Peygamber efendimiz birkaçını şöyle bildiriyor:
(İnsanların en kötüsü, yalnız başına yer, ikram etmez, hizmetçiyi döver. Bundan daha kötüsü, insanlara buğzeder ve onlar da kendisine buğzeder. Bundan da kötüsü, şerrinden korkulur ve iyilik beklenmez. Bundan da kötüsü, dünya için ahiretini satar, dinini yer [dini dünya menfaatine alet eder.]) [İbni Asakir]
(En iyiniz, ahidlerini yerine getiren ve nefsini temizleyendir.) [Ebu Ya’la]
(En kötünüz, bağırarak konuşan, belagatla konuşmaya zorlanan ve çok laf edendir. En iyiniz ise ahlakı en güzel olandır.) [Beyheki]
(İnsanların en kötüsü, katı kalbli ve kibirli olandır, en iyisi de, iyi olduğu halde, kıymeti bilinmeyen, zaif, kendisine değer verilmeyendir; O, (şu şöyle olacak) diye yemin etse, Allahü teâlâ onu yalancı çıkarmaz.) [İ. Ahmed]
- Cennetlik ve Cehennemlik olanın vasfını Peygamber efendimiz şöyle bildiriyor:
(Cehennemlik olan kabadır. Ehline, arkadaşına ve topluma karşı kaba davranır. Cennetlik olan ise, mütevazı ve zahid olur.) [Deylemi]
- Ödünç veya hediye vererek yahut bir yardımda bulunarak insanları sevindirmek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Farzların edasından sonra Allahü teâlânın en çok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir.) [Taberani]
(Mümin kardeşinin yüzüne tebessüm etmek sadakadır.) [C. Sagir]
Bu nasihatlere uyan, dünya ve ahirette mutlu olur.
Kime dinin emirlerini yapmak kolay gelirse, onun salih biri olduğu anlaşılır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahirete ait istediğine kolayca kavuşur, dünyaya ait olana kavuşman zorlaşırsa, bil ki sen iyi bir hâl üzerindesin. Bunun tersi olursa kötü hâldesin!) [Beyheki]
Toprak gibi olmak
Sual: Toprak gibi olmalı deniyor. Toprağın özelliği ne ki?
CEVAP
Toprak tevazu sembolüdür. Dağ gibi başını dik tutmaz. Herkes üstüne basar geçer. Kimseye bir şey demez. Tahammülde de toprak gibi olmalı, insanların sıkıntılarına katlanmalı demişlerdir. Toprak gibi olmak iyidir. Toprak bir seviyedir. Ne çukur olmalı, ne de tümsek. Toprak gibi mütevazı olan, her nimete kavuşur, bir parça yükselen toprakta su durmaz. Susuz da hayat olmaz.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bu dünya ahiretin tarlasıdır. Burada tohum ekmeyip, yaratılışta bulunan, toprak gibi yetiştirici kuvvetini işletmeyenlere, bundan faydalanmayanlara ve amel, ibadet tohumlarını elden kaçıranlara yazıklar olsun! Toprak gibi yetiştirici kuvveti işletmemek, oraya bir şey ekmemekle veya zararlı, zehirli tohum ekmekle olur. Bu ikincisinin zararı, bozukluğu, birincisinden kat kat daha çoktur. Zehirli bozuk tohum ekmek, dini, din derslerini, dinden haberi olmayanlardan öğrenmek ve din düşmanlarının eserlerinden [zararlı medyadan öğrenmek] okumaktır. Çünkü, din cahilleri, nefsine uyar, keyfi peşinde koşar. Dini, işine geldiği gibi söyler. Karşısındakinin de nefsini azdırır ve kalbini karartır. Dini eser verirken, İslamiyet'e uygun olmayanı uygun olandan ayıramaz. Gençlere neleri ve nasıl anlatmak lazım geldiğini bilemez. Kendi gibi, talebesini de cahil yetiştirir. Birçok şeyler okuyup ezberlemekle, [başka ilim kollarında söz sahibi olmakla, fen ve sanat şubelerinde ihtisas kazanmakla] insan din adamı olamaz ve din bilgisi veremez. (M. 23)
Edebi gözetmek
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Allah’a kavuşamaz) buyuruyor. Burada Allah’a kavuşmak nedir?
CEVAP
Evliya olamaz demektir. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir, fikirden [tefekkürden] üstündür.
Hak sahipleri
Sual: Müslümanlara karşı hareket tarzımız nasıl olmalı?
CEVAP
Her Müslümanı yani din kardeşimizi görünce, (Benim mutlu olmam, Cennete gitmem bunun kalbini kazanmak ve duasını almakla olabilir) demeli ve ona iyilik ederek duasını almaya çalışmalı.
Kendini, üzerinde hakkı olanların esiri, kölesi bilmelidir. Özellikle anne babanın ve hocanın üzerimizde hakkı olur. Bu hususa daha çok dikkat etmek gerekir.
Müslümanın görevleri
Sual: Müslümanın kaç çeşit görevi vardır?
CEVAP
Üç çeşit görevi vardır:
1- Şahsi görevi:
Her Müslüman, kendini iyi yetiştirmesi, sıhhatli, edepli, iyi huylu olması, ibadetlerini yapması, ilim ve güzel ahlak öğrenmesi, helal lokma kazanmak için çalışması şahsi görevidir.
2- Aile içindeki görevi:
Eşine, ana-babasına, çocuklarına, kardeşlerine olan haklarını yerine getirmesi aile içindeki görevlerindendir.
3- Toplumdaki görevi:
Komşularına, hocalarına, öğrencilerine, ailesine, emrinde olanlara, hükümete ve devlete, bütün vatandaşlara, dini ve milleti başka olanlara karşı görevleridir.
Herkese iyilik etmesi, eli ile, dili ile kimseyi incitmemesi, kimseye zarar vermemesi, hıyanet etmemesi, herkese faydalı olması, devlete, kanunlara karşı isyan etmemesi, herkesin hakkını ödemesi toplumdaki görevlerindendir.
Sual: Bir kimsenin, din, iman bilgilerini öğrenmeden, mal, mülk, makam sahibi olmak için çalışması, dinimizce uygun mudur?
CEVAP
İmam-ı Gazâlî hazretleri, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“İman edilecek şeyleri akla uydurmaya, beğendirmeye uğraşmak, cahillerle münakaşa edip, onların bozuk düşünceleri ile uğraşmak ve Kur’ân-ı kerimi öğrenmeden, namazı, abdesti, orucu, farzları, haramları bilmeden para kazanmaya kalkışmak, herkesten fazla zengin olmak için doktorluk, mühendislik, edebiyat, hukuk ilimleriyle uğraşmak, ömrü boş yere harcamak olur. Allahü teâlâya yemin ederim ki, İsa aleyhisselamın hİncilinde okudum; bir kimseyi tabuta koyduktan mezara bırakıncaya kadar; Allahü teâlâ ona kırk sual soracaktır. Birincisi, (Ey kulum! Yaşadığın kadar hep dünya için süslendin, herkesin beğenmesi, hürmet etmesi için birçok şeyler öğrendin. Benim emrettiğim şeyleri de öğrendin mi, istediklerimi yapıp, haram ettiklerimden kaçındın mı?)dır.”
Sual: Din kitaplarında, imanın da, ibadetlerin de hem sureti hem de hakikati var deniyor. Bu ne demektir ve imanın, ibadetlerin suretine kavuşanlar da ahirette kurtulacak, Cennete girecek midir?
CEVAP
Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“İslam dininin bir sureti, bir de hakikati, özü vardır. Sureti, önce iman etmek, sonra, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. İslam dininin suretine kavuşanların nefisleri inkâr ve isyan etmektedir. Bunların imanı, imanın suretidir. Kıldıkları namaz, namazın suretidir. Oruç ve başka ibadetleri de böyledir. Çünkü nefis, insan varlığının temelidir. Herkes, 'ben' deyince, nefsini göstermektedir. İşte, bunların nefisleri iman etmemiş, inanmamıştır. Böyle kimselerin imanları ve ibadetleri hakiki, doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, yalnız surete kavuşmayı kabul buyurmuştur. Bunları, razı olduğu Cennetine sokacağını müjdelemiştir. Yalnız kalbin inanmasını kabul buyurması, nefsin inanmasını da şart koşmaması, Onun büyük ihsanıdır. Evet, Cennet nimetlerinin de, hem suretleri, hem hakikatleri vardır. İslam dininin suretine kavuşanlar, Cennetin suretinden pay alacaklardır. Dünyada, İslâm dininin hakikatine kavuşanlar, Cennetin hakikatine kavuşacaklardır. Surete kavuşmuş olanlarla hakikate kavuşmuş olanlar, Cennetin aynı bir meyvesini yiyecek fakat, her biri başka tat alacaktır. İslam dininin suretine kavuşanlar, buna uydukları zaman, ahirette kurtulabileceklerdir. Buna uyanlar, umumi evliyalığa, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine ermiş demektir. Bununla şereflenen, tasavvuf yoluna girebilecek, Vilâyet-i hâssa denilen özel evliyalığa kavuşabilecek kimse demektir. Bunlar, nefislerini itminana ulaştırabilirler. Şunu iyi bilmelidir ki, bu vilayette, yani İslâm dininin hakikatinde ilerleyebilmek için, İslâm dininin suretini elden bırakmamak lazımdır.”
Sual: Rabbimiz çok nimetler vermiş deniyor ve diyoruz da. Nimet deyince ne kastedilmekte, nimetten neyi anlamalıyız?
CEVAP
İnsanların, sıhhatli, sağlam, rahat yaşamalarına ve ahirette sonsuz saadete kavuşmalarına sebep olan faydalı şeylere Nimet denir. Allahü teâlâ, kullarına lâzım olan bütün nimetleri yaratmıştır. Bunlardan nasıl istifade edileceğini, nasıl kullanılacağını, Peygamberleri ile gönderdiği kitaplarında bildirmiştir ki buna Din denir. Herhangi bir insan, bu kitaplara uygun yaşarsa, dünyada rahat ve huzur içinde olur. Eczanelerde yüzlerce ilaç vardır. Her ilacın kutusunda, nasıl kullanılacağının tarifi vardır. İlacı, tarif edilen şekle uygun kullanan, faydasını görür. Tarifeye uymayan kimse, ilaçtan zarar görür. Kur’ân-ı kerime uygun yaşayan da, nimetlerden fayda görür.
Sual: İnsan, birbirine zıt olan çeşitli maddelerden meydana gelmiş olan bir varlıktır deniyor, bu doğru mudur?
CEVAP
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu konu hakkında Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“İnsan, on parçadan meydana gelmiş bir topluluk numunesidir. Bu on parça, Anâsır-ı erbea dedikleri, normal fizik şartları altında, sulb, mayi ve gaz hâlinde bulunan maddeler, enerji ve insanın nefsi, kalbi, ruhu, sır, hafi ve ahfa denilen latifeleridir. Abdullah bin Ömer hazretlerinin (Allahü teâlâ, mahlukları, su, hava, nur ve zulmetten yarattı) dediği, Taberânîde yazılıdır. Buradaki nur, felsefecilerin ateş dedikleri ısı enerjisidir ki, başka enerjilere dönebilir. Zulmet dediği de, toprak maddeleridir. Bundan anlaşılıyor ki, bütün cisimler, katı, sıvı ve gaz hâlindeki maddelerle enerjiden yapılmıştır. İnsanda bulunan bütün organlar, hep bu on şeyden hasıl olmaktadır. Bu on parça birbirine benzemez, birbirlerini kendi şekline sokmak isterler. Baştan beş parçası, Âlem-i halktan yani maddedirler. Bunlar, birbirlerine zıt oldukları gibi, Âlem-i emirden olan diğer beş parça da birbirlerine zıt olup her birinin başka vazifesi vardır. Bu on parçadan biri olan nefis, hep kendi isteklerinin yapılmasını ister, başka hiçbir şeye boyun bükmez.
Allahü teâlâ, birbirine zıt olan bu on parçayı bir araya toplamış, yeni bir özellik sahibi, bir birlik meydana getirmiştir. Buna insan şeklini vermiştir. İnsan bu on parçadan hasıl olmuş bir birlik olduğu için, Allahü teâlânın yeryüzünde halifesi olmak şerefine malik olmuştur. Âlem-i kebîr denilen, insandan başka bütün varlıklar, çok büyük oldukları hâlde, hiçbirinde bu on parça bir araya toplanmış değildir. Âlem-i kebîrdeki mahlukların en şereflisi Arş'tır. Ona olan tecelli, başka mahluklara olan tecellilerden üstündür. Arş'a olan tecelli, daimi, kesiksiz tecellidir. Arifin kalbine olan tecelli ise, bundan bir parçadır. Fakat, kalpte, Arş'ta olmayan bir üstünlük vardır. Bu üstünlük, tecelli edeni tanımaktır. Kalp, tecelli edene tutulur, onu sever. Arş'ta böyle sevgi yoktur. Kalpte bu tanıma ve bu sevgi bulunduğu için, kalp ilerleyebilir, yükselebilir. Hem de yükselmektedir. (İnsan, sevdiği ile beraber olur) hadis-i şerifi bunu bildirmektedir.”
Sual: Bir Müslüman, sadece kendini mi düşünmelidir, ailesine, topluma, içinde yaşadığı devletine karşı da sorumluluğu yok mudur?
CEVAP
Müslümanın birinci vazifesi, nefsine, şeytana uymayıp ve kötü arkadaşlara, azgın, asi kimselere, anarşistlere aldanmayıp, kanuna karşı suçlu olmaktan, Allahü teâlâya karşı da günah işlemekten sakınmaktır. Allahü teâlâ kullarına üç vazife verdi:
Birincisi, şahsi vazifesidir. Her Müslüman, kendini iyi yetiştirecek, sıhhatli, edepli, iyi huylu olacak, ibadetlerini yapacak, ilim ve güzel ahlak öğrenecek, helal lokma kazanmak için çalışacaktır.
İkinci vazifesi, aile içindeki vazifesidir. Hanımına, ana, babasına, çocuklarına, kardeşlerine olan haklarını yapacaktır.
Üçüncü vazifesi, cemiyet, toplum içindeki vazifeleridir. Komşularına, hocalarına, talebesine, ailesine, emrinde olanlara, devlete, bütün vatandaşlara, dini ve milleti başka olanlara karşı vazifeleridir. Herkese iyilik etmesi, eli ile, dili ile kimseyi incitmemesi, kimseye zarar vermemesi, hıyanet, hainlik etmemesi, herkese faydalı olması, devlete, kanunlara karşı, hiç isyan etmemesi, herkesin hakkını ödemesi lazımdır. Allahü teâlâ, devlet işlerine karışmayı değil, devlete yardım etmeyi, fitne çıkarmamayı emretti.
Sual: Önceki asırlarda da, Müslüman görünerek, Müslümanlık adı altında, dinine, vatanına ve devletine ihanet edenler olmuş mudur?
CEVAP
Her asırda, iyiler iyi, kötüler de kötü işlere sebep olmuşlardır. Moğolların, İslâm memleketlerine yayılmaları hakkında Kısas-ı enbiyâ kitabında, özetle şu bilgiler verilmektedir:
“Abbasi devletinin son halifesi Müstasım, dinine çok bağlı ve itikadı düzgün bir kimse idi. Veziri olan ibni Alkami ise, itikadı bozuk, mezhepsiz olup, halifeye sadık değildi. Devlet idaresi ise, bunun elinde idi. Abbasileri devirip, başka devlet kurmak istiyordu. Moğol hükümdarı Hülagu’nun Bağdad'ı almasını, kendisinin de ona vezir olmasını istiyordu. Onun Irak’a gelmesini teşvik etmeye başladı. Hatta Hülagu’dan gelen mektuba sert cevap yazarak onu kızdırdı. Şii olan Nasîr-üd-dîn-i Tûsî de, Hülagu’nun danışmanı idi. Bu da, onu Bağdad'ı almaya teşvik ederdi. İşler, iki sapık elinde dönüyordu. Hülagu, Bağdad’a yürütüldü. Yirmi bine yakın halife ordusu, ikiyüz bin Moğol oklarına karşı duramadı. Hülagu, Bağdad'a, naft ateşleri ve mancınık taşları ile saldırdı. Elli gün muhasaradan sonra, Abbasi halifesi Müstasım’ın veziri olan İbni Alkami, barış için diyerek, Hülagu’nun yanına gitti ve onunla anlaştı. Halifeye gelip, teslim olursak, serbest bırakılacağız dedi. Halife de buna aldandı. Miladi 1258 senesinin, muharrem ayında Hülagu’ya gidip teslim oldu ve yanındakilerle beraber idam edildi. 800 binden fazla Müslüman kılıçtan geçirildi. Milyonlarca İslâm kitabı Dicle’ye atıldı. Güzel şehir, harabeye döndü. Hırka-i saadet ve Asâ-yı nebevî yakılıp külleri Dicle’ye atıldı. Böylece 524 senelik Abbâsî devleti yok oldu.”
Sual: Bir evliyayı görenin doğru yolu bulacağı söyleniyor. Bu söz doğru mudur, böyle bir şey olabilir mi?
CEVAP
Gaznevî İmparatorluğunun kurucusu olan Sultan Mahmud-i Gaznevî, Ebül-Hasan-ı Harkânî hazretlerine;
- Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri nasıl bir zat idi? diye sual eder. O da cevabında;
- Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, öyle kamil, olgun bir veli idi ki, Onu görenler hidayete kavuşurdu, Allahü teâlânın razı olduğu kimselerden olurdu buyurdu. Sultân Mahmud-i Gaznevî, bu cevabı beğenmedi ve;
- Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi kimseler, Peygamber Efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) nice kerre gördüler. Bunlar hidayete gelmedi de, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini görenlerin hidayete geldiklerini nasıl söylüyorsun? O, Resulullah Efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihanın efendisini, üstünlerin üstünü olan, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören, küfürden, inkârdan kurtulamadı da, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini görenler nasıl kurtulur? dedi. Ebül-Hasan-ı Harkânî hazretleri buyurdu ki:
- Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini görmediler. Ebu Talib'in yetimi gözü ile baktılar. Eğer, hazret-i Ebu Bekir gibi, Resulullah olarak görselerdi, eşkıyalıktan, inkârdan kurtulur, Onun gibi kemale gelirlerdi. Nitekim Kur’ân-ı kerimde mealen;
(Onların sana baktıklarını görürsün. Onlar, seni anlayamıyorlar. Üstünlüğünü göremiyorlar) olan Arâf suresinin 197. âyeti bu inceliği bildirmektedir. Sultan Mahmud-i Gaznevî, bu cevabı çok beğendi ve din büyüklerine olan sevgisi arttı.
Sual: Batılılar, Müslümanları gayri medeni olarak tanıtmaya çalışmışlardır hâlbuki İslamiyet medeniyetin kendisi değil midir?
CEVAP
Bu konuda Bayan Georgina Max Müller'in 1897'de yayınlanmış "Letters from Constantinople=İstanbuldan Mektuplar" eserinde şöyle yazmaktadır:
“Mektepte okurken, bize Müslümanların vahşi, hele Türklerin büsbütün gaddar olduğu öğretilmişti. Onun için, Dışişleri Bakanlığında memur olan oğlumun İstanbul'a tayin edildiği haberini alınca, çok korktum ve üzüldüm. Oğlum İstanbul'a gidince, kocam Prof. Müller'le birlikte, onu ziyarete karar verdik. Kocam tarihi hadiseler üzerinde araştırmalar yapan meşhur bir kimse idi. O, benim kadar Türklerden korkmuyordu ve bu tarihi yerlerde bazı araştırmalar yapmak istiyordu.
Nihayet, İstanbul'a geldik. İstanbul'un latif manzarası, üzerimizde çok hoş bir tesir yaptı. Fakat, asıl bizi şaşırtan, kendileri ile temas ettiğimiz Müslümanlar oldu. Bunlar son derece nazik, son derece kibar, son derece medeni insanlardı.
İstanbul'un kalabalık sokaklarından geçerken, bir cami ziyaret ederken, Bizans eserlerini gezerken, herhangi bir korku veya tehlike düşüncesi aklımızdan geçmedi. Bütün tesadüf ettiklerimiz, bize son derecede dost davrandılar. Başka bir dinden olmamız, onların üzerinde fena bir tesir yapmadı.
Onlar, diğer dinlere de kendi dinleri kadar hürmet ediyorlardı. Bunları gördükçe, bize yanlış bilgi ve terbiye verenlere ne kadar kızıyordum. Bize öğretildiğinin tam aksine, onlar İsa aleyhisselâmdan nefret etmiyorlar, Ona da, Peygamber olarak inanıyorlardı. Bizim ayinlerimize müdahale etmiyor, ibadetlerimizle alay etmiyorlardı. Bize, bir insan olarak hürmet ediyorlar, bizim, Müslümanları şeytana uymuş olarak görmemize mukabil, onlar dinimize karşı, en ufak bir fena kelime kullanmıyorlardı.
Bize öğretilen 'Müslümanlık ile medeniyet cem olamaz, birleşmez' lafı, küçük bir hakikat çekirdeğinin çok şişirilmesiden olsa gerek. Bu hakikat çekirdeği, Müslümanların kendi âdet ve örflerine çok sadık olmaları ve onun için Batılıların medeniyet zannettikleri bazı kötü âdetleri, kendi İslam örf ve âdetlerine uymadığı için, kabul etmemeleridir. Hâlbuki dikkatle düşünülecek olursa, bunların hakiki medeniyet ile hiçbir alakaları yoktur.”
İslâmiyete uyan, zulmedemez!..
Allahü teâlâ, insanları zayıf ve muhtaç olarak yaratmıştır. İnsanlar, giyecek, yiyecek, barınacak, düşmandan korunmak gibi ve dahâ nice şeylere muhtaçtırlar. Bir kimse, kendi ihtiyaçlarını yalnız olarak hâzırlayamaz. Zaten buna ömrü de yetmez. İnsanların ortaklaşa çalışmaları, birlikte yaşamaları lâzımdır. Bir insan, yaptığı herhangi bir âleti, bir başkasına verir ve ondan da, kendine lâzım olan başka bir şeyi alır. Bu ortaklık ihtiyâcına, "İnsan medenî olarak yaratılmıştır" denir.
Medenî, yani birlikte yaşayabilmek için, adâlet lâzımdır. Çünkü herkes muhtaç olduğu şeye kavuşmak ister. Bu arzûya, Şehvet denir. Herhangi bir kimse, arzû ettiği şeyi başkası alırsa, alana kızar. Aralarında çekişme, zulüm, işkence başlar. Topluluk parçalanır. Toplulukta, adâleti sağlamak için, belli kuralların, kanûnların olması lazımdır. Bu kuralların da, âdil olarak bildirilmesi lâzımdır. Bunun için bunları, insanların üstünde bir âdil varlığın bildirmesi lâzımdır. Bunun teklîflerine uyulması için, güçlü kuvvetli olması ve teklîflerin ondan geldiğinin anlaşılması lâzımdır. Bunu anlatan, inandıran da, mucizelerle kuvvetlendirilen Peygamberlerdir. Peygamberler, her şeyin sahibi, yaratanı, hayat vereni olan Allahü teâlânın elçileridir. Bu elçiler vasıtası ile cenâb-ı Hak, insanların toplu olarak yaşarken uymaları gereken kuralları, kaideleri, insanlara bildirmektedir. Bu kurallara, kaidelere din denir. Allahü teâlânın en son gönderdiği din ise, İslâmiyyettir.
Zevklerine düşkün olanlar! Kendi zevklerine, şehvetlerine düşkün olanlar ve kendilerini başkalarından üstün görenler, İslâmiyyetin hükümlerini beğenmezler. Bu hükümlere uymak istemezler. Başkalarının haklarına saldırır, günâh işlerler. İslâmiyyete uyana sevâb, uymayana azâb olacağı bildirilince, düzen kuvvetli olur. Bunun için, hükümleri koyanın, cezâyı verecek olanın tanınması lâzımdır. Bunun için de, ibâdet yapılması emrolundu. Her gün ibâdet yaparak, O hâtırlanır. İbâdet, Onun varlığını, Peygamberini, âhiretteki nimetleri ve azâbları tasdîk etmekle, inanmakla başlar. Bunlara inanmakla ve ibâdetleri yapmakla, üç şey hâsıl olur: Birincisi, insan, şehvetine uymaktan kurtulur. Kalb, rûh temizlenir. Gazab edilmez, yanî öfkelenilmez. Şehvet ve gazab, yaratanı hâtırlamaya mâni olur.
İkincisi, insanda, maddeler üzerinde yapılan tecrübeler ve his organları ile hâsıl olan bilgilerle ilgisi olmayan başka bilgiler, zevkler hâsıl olur.
Üçüncüsü, iyilere nimetler, kötülük yapanlara azâb yapılacağı düşünülünce, insanlar arasında adâlet hâsıl olur.
Allahü teâlâyı tanıyan, Ona imân eden, Onun Peygamberini ve o Peygamber vasıtası ile gönderdiklerini de kabul eder. Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasak ettiklerinden sakınan da, kimseye zulmedemez, işkence yapamaz, kimsenin hakkını gasbedemez. Çünkü Peygamber efendimiz, bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini; (En kıymetli amel, elinden ve dilinden kimsenin incinmemesidir) buyurarak bildirmişlerdir. Temel fıkıh kitaplarından Dürr-ül-muhtârda; "Gayr-i müslim vatandaşa zulmetmek, müslümâna zulmetmekten dahâ fenâdır. Hayvana zulüm, işkence etmek, gayr-i müslime zulmetmekten dahâ fenâdır" denmektedir. Peygamber efendimiz; (Şerrinden, zararından emîn olunmayan kimsenin, dîni, namâzları, zekâtları, kendisine fayda vermez) buyurmuşlardır. Bunları bilen ve yaptıklarının hesabını ahirette vereceğine inanan bir Müslüman, zulmedemez, haksızlık yapamaz, yalan söyleyemez, insanları aldatamaz, hiçbir kötülük düşünemez ve yapamaz. Zira Zilzâl sûresinin 7. ve 8. âyet-i kerîmelerinde meâlen; (Zerre kadar iyilik yapan, onun mükâfâtına, zerre kadar kötülük yapan da, onun karşılığına kavuşur) buyurulmaktadır.
İnsan iki şeyden ibârettir! Rükneddîn Ebü''l-Feth hazretleri, bir talebesine yazdığı mektupta buyuruyor ki: "Kesin olarak bilmelidir ki, insan iki şeyden ibârettir; sûret ve sıfat. Hüküm sıfata göredir, sûrete göre değil. Hadîs-i şerîfte; (Allahü teâlâ, sûretlerinize ve amellerinize bakmaz, kalblerinize bakar) buyuruldu. Ama sıfatın hükmü, hakîkat üzere, ancak âhirette görünür. Çünkü orada her şeyin hakîkati zâhir olur. Bu sûret gidicidir ve herkes kendi sıfatına uygun şekilde haşrolunur. Nitekim Bel''am-ı Bâurâ, o kadar tâatiyle birlikte, köpek sûretinde haşrolunacaktır. A''râf sûresi 176. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Onun hâli köpeğe benzer) buyuruldu. Bunun gibi zulmeden, başkasının malına, canına tecâvüz eden, kendini kurt sûretinde; kibirli olan kaplan sûretinde; cimri ve harîs olan da kendini domuz şeklinde bulacaktır." Zulüm, günâh, iyi niyyet ile işlenirse, yine günâh olur. Böyle işleri yapmamak sevâbdır. Bilerek yapılırsa, günâhı, daha da büyük olur. Bunun için dinini iyi bilen bir kimse, zulmedemez ve bir zâlime de yardımcı olamaz. Çünkü Müslüman, Peygamber efendimizin;
(Bir zâlime yardım edene, Allahü teâlâ o zâlimi musallat eder) buyurduğunu bilir...